10 Haziran 2009 Çarşamba

Shadowside



Daha uyanık birileri tarafından ölüme sürülüp bir şekilde gübre olan tüm o eski herifler aslında yanılmadılar. Bu mavi gezegen üzerinde bir insanın sahip olabileceği en büyük şey özgürlüktür, özgürlük için ölmeye ve gübre olmaya değer ve özgürlüğün kırpılmışı da anca sonradan tekrar ısıtılan yemek kadar leziz olur.


Genelde kendi ortaya çıkardıklarımı değerlendirme konusunda ileri derecede katı, bağışlamaz ve hoşgörüsüz olan ben, arşive dönüş yaptığımda dönem dönem acayip leziz işler çıkardığımı farkettim. Keza üzerinden belirli bir süre geçtiğinde yazdıklarına ileri derecede yabancılaşıyor, gözlerine başkalarının gözlüklerini takıyorsun. Ömer et Fiko font connaissance olsun, yerküre tarihi olsun, how I met Erhan Bey olsun bir Douglas Adams, bir Chuck Palahniuk tadı veriyor. Başkaların beğenileriyle de örtüşen bu yadsınamaz gerçek dururken o vakit, dilimdeki o muazzam lezzete sirke katan nedir?


Belirli periyodlarla blogun amacı, işlevi nedir düşünmedim değil. Başkalarını tatmin mi? Kendini birilerine beğendirerek kendini tatmin mi? Yoksa yirmi paragraf on bin vuruş süren, yürek ferahlatıp kasık ıslatan bir orgazm mı? Bütün bu sorular mezürlerce bir süre cevapsız kalmaya devam edecek gibi çünkü birileri gazladı diye ölen o adamlar haklıydılar. Her cümlenin başında Ahmet ne der, Mehmet ne düşünür, ben bunu yazarsam iş yaşamım, sosyal hayatım sekteye uğrar mı kaygısıyla yazmak tümüyle kuru sıkı tabancayla düello yapmaya benziyor, kasa sıkılmadan, kasılmadan kazanıyor.


Tüm bu sebeplerden dolayı, sanırım kayda değer bir süre hayatımdaki bütün pişmanlık, tatminsizlik, mutsuzluktan beslenen, yazarken varoluş sancıları içinde ölümü düşsüz bir uykuya benzettiğim bu mekan artık miyadını doldurmuş olacak, bu beynin ihtiyaçlarına artık cevap vermiyor. Ben bu iki buçuk sene boyunca yeni sancılar yarattım ve nik tire felın dat blogspot dat kom tüm kısıtlamalarıyla bu yeni sancıları dindirecek gibi değil. Jud Crandall’ın malum tiradında ifade ettiği gibi insanın kalbi daha taşlıdır ve orada ne ekerse onu biçer. Taşların dibini kazıp cerahatı akıtamıyorsan debelenmenin anlamı yoktur.


Şimdi ben başka bir yere, insanların ve hayvanların korkunç hikayelerini anlatmaya gidiyorum. Tüm o, abi ne güzel yazıyorsunlar, dün oturdum baştan sona iki senedir ne yazdıysan baştan sona okudumlar, abi ne olursun yaz sana çok yakışıyorlar için teşekkür ederim. Yazılması gereken kadarı buraya yazıldı. Taşların altındaki için daha bir mahremiyet gerekiyor, ben de onun peşinden gidiyorum.


I don't want to let myself descend
To the Shadowside again
If you're letting go of me again
In the Shadowside...

But I do
And I will
Yes I will

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Görünmez canavarlar



Memleketteki her Organize Sanayi Sitesinin termodinamiğin kanunları kadar şaşmaz prensibi: Yüksekçe bir binanın tepesine çıkıp 360 derece döndüğünüzde bir kilometre mesafede en az 15 cami olduğu görülmelidir. Bu esnada elbette 4 tanesi de yapım aşamasındadır.

Ortalıkta başı boş bırakılmış hurda arabalar, genelde jantlar üzerine çöküvermiştir. Yerler talaşla doludur, cadde arası hız manyakları için faidesiz hız tümsekleri ve bazı bazı sadece akstan ibaret, camsız kaportasız bir arabada yüz göz yağ içinde bir tamirci çırağı sırıta sırıta önünüzden geçer. Üç beş manyak mutlaka ruh hastası kırma köpekler besler. Yağ birikintileri eğimle aşağı caddelere doğru akarken bu köpeklere teğet geçme hatasında bulunursanız rampaları tümseklerden seke seke saniyeler içinde inersiniz.

Bu ortamda her dükkana girdiğinde en az beşlik koparan baş örtülü kadına şaşırmanız icabeder. Keza cumayı ve bayram namazını hiçbir surette kaçırmayan bu tipler genelde iş sadakaya geldiğinde cimridir. Ve işte tesettür teyze Ford bayinden de bir onlukla ayrılıyor.
İşin aslı şudur ki, geçmişte bu deli teyze sanayiye ilk dadandığında (ki her nedense genellikle distribütöre dadanır, tamirciye değil) pazarlamanın güzel bir örneğini sergilemiştir.

Hacdan gelen uzak akrabalarıyla çay içmekte olan bir hacı dedenin tükanına dalmış, sadaka istemiş, Allah versin yanıtıyla karşılaşınca eteğini kaldırıvermiştir. Hacı dede tesettür teyzenin buruşuk ve traşsız kukusuna bakarken boyut değiştirmiş ve ikametgahı yerin dibine aldırmıştır. Misafirler takkeleri göze indirirken atak olan bir tanesi cüzdanı açıp tesettür teyzenin eline 1 ytl bırakıvermiştir. Ancak zorlaşan hayat şartları yüzünden 1 ytl'yi yeterli bulmayan teyze bu defa bluzü fora etmiş ve etek altına sarkan göğüs uçlarını halka arzetmiştir. Göğüsler anca 5 kağıdı alınca kapanmıştır.

O gün bu gün Sanayide tesettür teyzenin eli boş çıktığı dükkan kalmamıştır. Ancak tesettür teyze elbette ki tamircilerin loş tükanlarına dadanacak kadar "deli" değildir.

Bu hikayede sarkık memeler için görülmez canavarlar denebilir. İkinci hikayede görünmez canavarlar toz akarları, mite'lerdir.

İşte çakal kapıdan içeri giriyor ve "dün akşam gene süpürge patlattım lan duydunuz mu?" diye soruyor. Akabinde ofisi boydan boya katederek koltuğuna yayılıp ayaklarını masanın üstüne atarak o günkü potansiyel müşterileri arıyor.

Çakal dün de aynı şekilde ayakları masaya yaymış ve gün düzenleyen teyzelere elinde süpürgesi ve senetleriyle misafir olmuştu. Hediye babında taşıdığı sıcak poğaçaları ikram ettikten sonra evde kullanılan süpürgeyi istemiş, misafirler huzurunda çaktırmadan toz torbasını ters takarak patlatmış ve ortalık toz duman olmuştu.

Bu esnada VCD player'a takılan CD yukarıda resmini gördüğünüz normalde görünmez canavarlar olan ev akarları ya da Mite'ların derimizi yedikleri iğrençliğin sınırında görüntüler sunmakta ve ev hanımları tiksine öksüre bir hal olmaktadır. 2.000 YTL'den başlayan pazarlık genel olarak 1.500 civarı biter ve Çakal İnfaz pazarlama süpırvayzırı tarafından gece 01.00 gibi evden alınır. Gece uykusundan sonra Çakal ertesi gün yeni bir eve misafirliğe giderek elektrik süpürgesini patlatır. Bu iş temposu İnfaz Pazarlama patronlarının dünya görüşünden hoşlanmayan bir grup eli meşe odunlu ev sakini tarafından şekle sokulana kadar sürer.

İşte memleketimizden Chuck Palahniukvari meslekler ve Sawyer usulü con'larla hayatını sürdüren insan manzaraları.

Sevgili istakozseverler, yediğiniz istakoz dişiyse ve pişirilmeden önceki iki sene içinde bir defa da olsa çiftleştiyse yaladığınız cinsel organın kenarında canlı meniler bulunacağını biliyor muydunuz?

Bilginin tedavisi yoktur.

01 Mayıs 2009 Cuma

Gökten üç elma düşmüş, biri yerden sekmiş...




Ve işte kirpi oturma odasında tek ayağında çorabı, dev ekrana bakarken yaşam tüm doğallığıyla seyrini sürdürüyor. Sırtında kocaman bir ekmek kıtırıyla bir ufak karınca Pizza Hut kutusunun açık kenarından ağır ağır sehpaya seyirtirken antenini titreştirip dava arkadaşlarını çağırıyor.

Kirpi tek elde kumanda, vücudunun yarısı koltukta, yarısı havada kanallar arasında dolaşırken sıkılıyor, artık dışarı çıkıp saçmalamak vakti diyor.


Beyoğlu'nda bir Akdeniz esintisi, deri koltuklar üstünde, önümde bir Sezar salata, yanımda Katran o günkü belki de 42. sigarasını yakıyor. Yakışında o, günde yüz defa tekrarlanan ritüelin ilüzyonistvari el-ağız oyunları var; gözler kısılmış, el çakmağın yanında, kafa sola eğiliyor, tütünler ateşe verildiğinde bütün o hidroyen siyanür, arsenik ve karbon monoksit ciğerlere çekilip dumanı aralık dudaklardan dışarı veriliyor. Havada şöyle bir asılı duran zehir bulutu kararsızlık anının ardından bana yöneliyor ve ddt'nin bir kısmı canım siyah tişörtümün liflerine takılırken, polonyum 210 ve bütan gazları derime yapışıyor, metalon ve üretan gözlerimi yaşartıp içime nüfuz ediyor.


Katran'ın kapılardan sığmayan dev bir egosu var, ve kendisini biz dünyalılarla yaşamaya mahkum bir bilge olarak görüyor. Katran öğretilerine göre, yaşayan o en yüce insanın öğütlerini dinlersek en doğru yaşama ulaşabileceğiz. O anlatırken ben Sezar salataya hunharca girişip göbeğin bir parçasını birinci dereceden çatala geçiriyorum. Ağzımı açarak eğildiğimde Katran nefes veriyor, bütün o metanol ve dibenzakridin büyük yarışa start verilmişcesine ok gibi enseme doğru uçuşmaya başlıyor.


Zıt anlamlılar sözlüğünde Katran'ın karşılığı(!) detoks olurdu.


Telefonum çalıyor ve arayan Gümüş, sevgilisini bir kadının aradığını farkeden Katran'ın sırtı dikleşiyor. Konuşma bitince kadın ve erkek arasında asırlardır süregelen o tartışma başlıyor.


Pazartesi Chantage, salı Indigo, çarşamba bilmem ne. Perşembe olduğunda yine dışarıda Katran'ın bilmem nereden bir arkadaşının perküsyon çaldığı bir yere gidiyoruz ve bu gece uçuşlarının ardından 4'te eve dönüp sabah 7'de kalkan ben günde üç paket sigara emen Katran ne içtiyse ondan diliyorum. Cuma gecesi Karaoke var ve Katran'ın sonu gelmek bilmeyen arkadaşlarıylayız; bu arkadaşlardan birinin sadece arkadaş olmadığı, Katran'ın eski takıldığı olduğu ortaya çıkıyor, bu defa ben bunelanlaşıyorum, ekşiyorum. Katran oralı olmayınca, polonyum 210 ve bütanlı kıyafetlerimi toparlayarak Beyoğlu'na atıyorum kendimi. Oradan, Kaymak'ın önceden davet ettiği bara gidiyorum, iki vodka da orada atıp arabaya ışınlanıyorum.


İşte örnek maiyetinde abuk subuk bir yaşam. Alacağın olsun kaplumbağa.


Neyse ki Katran öğretileri doğrultusunda yaşamayı reddedişim birbirimize ilişmeyişimizi temellerinden sarsmış. O günler bir ara Katran o eski ayrılık gazelini okumaya başlıyor: bizimyarınbuluşupbişiykonuşmamızlazım. Telefona sigarasının son telini üflediğini o mesafeden duyuyorum, duman bu defa ahizeye doluşuyor.


Metanol ve bütan gazları haçlı ordusu gibi üstüme gelirken varlığıyla bana zenginlikler lutfeden Katran sen daha olmamışın, diyor. Bu beni yıkacakmış ama ayrılmamız lazımmış. Bu gazları son defa yutuyor olmanın verdiği bir ruhani serinlikle hay hay diyorum. Duraklıyor. Bundan sonra Katran öğretilerinden mahrum kalacakmışım. Vah vah diyorum. Kıllanıyor. Son defa karbon monoksit üflüyor ve bu birbirimize dair salgılanan son şey oluyor. Tüh diyorum. Bundan böyle Katran ve öğretileri yok. Bu karanlık hakkaniyet yolunda yapayalnızım artık.


Bundan yaklaşık bir süre sonra Pembe telefonda bana diyor ki, Katran ve yeni sevgilisiyle yemek yemişler dün. Karşıda da bunun eskisi varmış. Katran sevgilisinin yanında eski sevgilisine "yattığım en büyük penisli adam sendin" demiş. Bu şahane diyalog sonucunda masadaki herkes bambaşka bir boyuta geçmiş. Katran'ın boynumdan aşağısıyla aşina olmamış olmasının ne büyük lütuf olduğu böylece anlaşılıyor. Felaket teğet geçiyor. Anlaşılan Katran'ın müfredatına bir de penis büyütücü gerek.

Katran ve dev egosunun hayatımdan çekilmesinin ardından Miami sahilleri elbette ki Şubat ayında Sarayburnu'na dönecek değildi. Ancak Donuk ile geçirilecek 15 dakika size de keşke olsaymış dedirtecektir.

Yine günahlar semti Beyoğlu'nda, yine otantik bir cafe'de, Donuk ile karşı karşıya şaşkınlık verici bir uyuşmazlığın göbeğindeyiz.

Donuk ile konuşmak 150 karakterlik sınırlamayla kısa mesaj atışmaya denk. Monolog şeklinde süren muhabbete katılması için gösterdiğim sonsuz çaba, onun haha, hıhım gibi teyit jestleriyle cevaplanıyor. İlk saatin sonunda artık dallanıp budaklanan konu, benim Yusufçuk'ların Engerek yılanlarının yaralarını diktiğine dair o eski Kızılderili efsanelerine kadar girmemle iyice gerçek üstü bir hal alıyor. Söylediğine göre kendisi dinlemeyi ve analiz etmeyi severmiş. Ancak baktığınızda CPU kullanımının %100'lere vardığına dair bir belirti yok. Donuk aynen adının donukluğuyla bana bakarken sonunda pes ediyorum. Allahın adını verdim konuş be kadın.

Ve Donuk ikimize dair tek mantıklı cümleyi kuruyor: Eğer bu ilk buluşmadan sonra hala ikincisini istiyorsan buluşuruz.

İtiraf etmek lazım, Donuk'un en azından öğretileri yok.

Ve özetle 2008 yılına geliyoruz, buna benzer saçma salak tecrübelerin ardından bir yaz günü, memleket sınırları içindeki tek pozitif kızla tanışıyorum. İş tanışlığı ile başlayan muhabbet derinleşiyor ve bir haziran ayı, kendimizi el ele buluyoruz.

Fındık bir esmer güzeli, benim gibi parçalanmış bir ailenin çocuğu. Sevgi için emek vermek gerektiğini biliyor, ölçülü, dengeli davranıyor.

En önemlisi de beni seviyor.
Hem de benim canım çektiğinde zınk diye mutfağa dalıp krep yapacak kadar.


Bütün bu bilgiler ışığında 2009 Şubat'ında artık hayatını düzene koyma gerekliliğinin farkında olarak iş değiştiriyor, tam burada da herkes beni efendi biliyor, kimse nasıl çalıştığımı görmüyor diye şikayet ederken, daha zınk diye bir buçuğuncu ayımda terfi ediyorum.

Ve işte bugün, yani 2 Mayıs 2009 cumartesi günü, Fındık ile Kirpi nişan yüzüklerini takıyor.

Halk arasında da buna mutlu son deniyor.
Not düşülsün.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Bilgi fitil olsa da makattan alsak



İşte modern dünyanın tembel adamının düsturu.

Bir şeye sahip olmak için belirli bir tutku var, ama o ilyetlik için gösterilmesi gereken çabanın, sebatın onda biri yok.

Çok para istiyorlar, çalışmak istemiyorlar.
Çok bilgi istiyorlar, okumak istemiyorlar.

Tank bana kung fu yükle, tank bana onu yükle, bunu yükle.

İstiyorlar ki bilgi fitil olsun makattan alalım.
Kilo vermek istiyorlar ama boğazdan kesmiyorlar, incelmek derdindeler biraz egzersiz yapayım havasında hiç değiller.

liposuction, kapsül derdinde millet.

10 sayfalık özet okuyup Gorki analizi yapmak istiyorlar.
Sıfır çaba çok ödül.

Hayat da bunlara (0))) yapıyor doğal olaraktan. Tespitimdir.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Cinnet geçirmez yelek



Masaya ilk oturduğunuzda en az üç kilo sıçtık duygusu hasıl olur. Elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemezsiniz. Herkesi kendiniz gibi sandığınızdan başarısızlık kesin gibidir. İlk aramayı mümkün olduğunca geciktirir, ikinciyi yapmamak için sudan bahaneler arar, üçüncüde teslim olursunuz.

Bir ay sonra, sandalyede eğreti oturan gariban tip olmanızın mümkünatı kalmamıştır. Kulakta kulaklık bir yandan dördüncü browser'ı açmış kapsülleri incelerken aynı anda Niğde'nin Allahın unuttuğu bir kasabasında çocukları arkada bas bas bağıran bir kadıncağıza kocasını sorar yan masadakine kredi kartı için yapması gereken iskontoyu söyler, diğer masadakine satmaya çalıştığı ürünün elimizde kalmadığı tüyosunu verirsiniz. Bu arada yerine satması gereken ürün ve fiyatı ise ufak bir kağıda yazılıp herifin önüne konmuşsunuzdur bile.

İnsanoğlunun en korkunç özelliği de bu zaten. Okyanusa salarsın iki haftaya yüzgeç çıkarır, çıkaramazsa icadeder, seraya bırak fotosentezi öğrenir. İşte bu yüzden doğada hiçbir hayvan bizimle başa çıkamıyor. Timsah derisi çantalar takıp, yılan derisi çizmeler giyiyoruz. Halbuki hiçbir arslanın kafasında ceylan derisi şapka yok. Baraküda'lar Prada'yı bilmiyor.

Bu alışma devresinin ardından masada salınırken, sol çaprazdaki temsilci rahmetli dedesinin hatalı menüsküs ameliyatından bahsederek Ağrı'ya, dağ başında bir köyün muhtarına birşeyler yolluyor. 1.70 boyunda 50 kilo çelimsiz bir oğlan egzersiz aletiyle baklava karın kasları yaptığını söylüyor. Ben adamın birine viskoelatik ürünlerin dansitesinden ve pufların içindeki polyüretan köpükten bahsediyorum, polyüretanın aynı zamanda kadın prezervatifinde kullanıldığı gibi ufak detaylara ise girmiyorum. Bilgi tehlikeli ve bulaşıcıdır.

Mesaiye kaldığım gecenin ardından sabah ezanıyla kalkıp akşam 5'i ettiğimde beynimin bir şekilde paçalarımdan aktığını hissediyorum. Birisi kafatasımı açıp içini vakumluyor sanki. Başım falan değil tam anlamıyla bütün kafam ağrıyor yorgunluktan ve bu ilkbaharın tebessüm ettiği günde tam evin önüne geldiğimde sikerim, ben bugün bisiklete bineceğim diyorum.

Velhasıl kelam yine en son işyerinde benim için çok efendi demişler, tepem iyiden iyiye attı.
Bir aydır çalıştığım yerin 6 aylık, 1 yıllık personeli bana akıl danışıyor, herkes her haltı bana soruyor, ama tanımlamaları gerektiğinde zeki, çalışkan değil efendi diyorlar. Efendi sıfatı Ergün Penbe futbolu bıraktığında tarihe karışmalıydı. Ben efendi olduğum kadar keskin zekalıyım ulan? Ukalayım, hafiften yavşağım? Neden Efendi? Puşta, pezevenge bile razıyım?
Yani efendi olmamak için her gün aynı yere konan oturma planının yerini, her sabah bıkıp usanmadan tekrar tekrar sormam, ya da beş dakikada bir molaya inmem mi gerekir? Millet telefondayken bas bas bağırmam mı gerekir? Efendi sıfatı ne kadar boştur, anlamsız ve ifadesizdir?

İşin özü ben bu mantıklı, olgun, efendi başak burcu olayından feci sıkılmış durumdaydım ve bugün eve çıkıp altıma kaprimi geçirdim, garaja indim. Artık sormam gereken soru belliydi, bir başak burcu erkeği ne yapmazdı? Bu efendi sıfatından kurtulmak için acilen fevri bişeyler yapmak icabediyordu, ben başlangıç için tam bir dalyarak olmayı planlıyordum.

Pazarlama işinde belirli bir süre geçirince her şey satış haline geliyor. Marketin kasasında satış, evde satış, bisikletçide satış, sokakta dilencide satış. Çarşamba pazarı olduğundan sahil yolu boyunca çarşaflı kadınlar dizilmiş, mendil açmış mırıl mırıl birşeyler diyorlar. Aralarından birisi bana allahını seversen bir sadaka diyor, işte bir ateiste karşı yapılan başarısız bir satış örneği. İhtiyaç belirleme tam anlamıyla fecahat.

İşte Başak Burcu ne yapmazdı diyor ve evden çıkarken tam olarak şimdi, şu anda bisiklet almaya karar veriyorum. Ben de o insanlardan olacağım. Hani ay sonunu falan düşünmeden o an tam anlamıyla ihtiyaç duymadığı bir şeyi ardını düşünmeden alan inanlardan olacağım. Eve piyano alıp iki gün çalmayan sorumsuzlardan olacağım. Ben de başkaları gibi bir heves abuk subuk bir şeyler alıp bir daha kullanmamak istiyorum. Planıma göre bu benim insan kalma alıştırmam olacak. Ben her otobüse bindiğimde akbilimi, her alışverişe gittiğimde sıra bana gelmeden Migros kartımı hazırlamaktan bıktım. Ben o arkasında beklediğiniz için küfür ettiğiniz gerizekalı olacağım. Mağazanın vitrininde gördüğüm en abuk subuk şeye dünyanın parasını verip kırık çıkarsa iade etmeyeceğim. Biraz kaostan kimseye zarar gelmez, ben de artık durakta düğmeye basmayıp, haliyle durmayan otobüs şöförünü fırçalayan o teyzeler gibi yaşayacağım.

Ama işte insan 23 Ağustos - 22 Eylül tarihleri arasında doğunca bazı şeyler o kadar da kolay olmuyor. Daha yolun ortasında bisiklet almaktansa kiralamak daha mantıklı diye düşünmeye başlıyorum. Kafamın içinde dallamanın biri Efendisin seen, efendisin seen diye bağırıyor.
Bisikletçiden boyutlarıma uygun bir bisiklet alıp herife ehliyetimi veriyorum. Bu alışveriş bir yerde 40 milyarlık jipi anahtarı da üzerinde değnekçiye verip karşılığında üzerinde tükenmezle giriş saatim yazan o on santime on santim boktan saman kağıdı aldığım korkunç alışverişlere benziyor. Herifççioğlu ehliyetimi alabilir, paravan şirket kurup para aklayabilir, adıma kredi alabilir, imzamı taklit ederek beni tam sorumlu atayarak milleti dolandırabilir. Bunların hepsini ben bisikletle mal mal Süreyya Plajına iki nala giderken çalışır haldeki bir fotokopi aletiyle başarabilir. Ama içimden bir ses bugün senin gerizekalı günün diyor, mantığını bırak keyfine bak.

Bisikletle ilgili detaylar, üç aşağı beş yukarı Danua boyutunda olması, triportör sınıfına dahil olması ve can çekişen zinciri yüzünden motorsiklet kadar ses çıkarması.

İlk dalyaraklığım bisikleti kaldırımda yürüyen milletin üstüne sürmek şeklinde oluyor. Migros poşetleriyle iki yana yaylana yaylana kaldırım ortasında ilerleyerek terör estiren teyze, üzerine doğru gelen bisikletli zebellahı görünce kendisini çimlere atıyor, ben Gerçek Kötüler hile yapıp enselenince sırıtan pardesülü Mumbly gibi sırıtıyorum.

Siktir et adab-ı muaşeret kanunlarını, siktir et empatiyi, siktir et herkesi.

Sahil yoluna çıkıyor, kulağıma kulaklığı takıyor ve bağıra bağıra Reckoner'ı söylemeye başlıyorum: reckoner, you can't take it with yer... Motor gibi gürültü çıkaran, buz gibi havada kaprisi ve halı sahada yardığı diziyle ilgi odağı olan ben, herkesi siktir et diyorum.

Siktir et mangal yapıp voleybol oynayan piknikçileri, siktir et köpeğini gezdirenleri. Bisikleti üzerine sürünce kendine çocuk parkına atıp çocukları kaçıran Çivava'yı siktir et.

Maltepe sahilinde duruyor simitçiden tek simit istiyor ve elli ytl uzatırken özür diliyorum. Bugün dalyaraklıkta ilk günüm. Önce ufak şeylerden başlıyorum diyorum. Ben durunca birisi Süreyya Plajı'ndaki Pizza Hut'u soruyor. O elimde gideceğimiz mekanın çıktısını alıp, telefonunu cebime kaydedip, ücretsiz biletler için on defa teyit aldığım mantıklı kontrollü günleri hatırlıyor ve Pendik'e yolluyorum ibneyi. Adres almadan yola çıkanları toptan siktir et.

Akşam güneşi Adalar tarafından denize dökülürken rüzgar saçlarımın arasına doluşuyor, gözlerimi kapıyorum. Kredi kartı kesim tarihi, iskonto, promosyon, her şey müthiş sikimtrak geliyor artık. Şu dünyada telefonum, cüzdanım, her şeyim havagazı.

Bisikletin selesi ufalır, gidonu aşağı inerken, tombiş yanaklarım içeri çöküyor ve you are not to blame for bittersweet distractor diye bağırıyorum. Tekerlekler küçülüyor, vites kaybolup, zincirler kısalırken, ilk bisikletim pinokyo'nun üstünde buluyorum kendimi. En az o günkü kadar siklemezim.

Sunay Akın, önüne oyuncakları yığmış, Oyuncak Müzesi için ne yapsak nasıl yapsak diye kara kara düşünürken babası odadan içeri girer ve oğlunu görünce yine döndük başa der. Benim durumum da buna benziyor.

Sonuç olarak yaldır yaldır bisiklet sürüyorum ve bir saat sonra eve muzaffer bir general edasıyla dönüyorum. Gelmezden evvel sanki Ergenekon sanığı gibi otomatik EtiPuf lar ve bol miktarda örgütsel Pingui alıyorum. Bisikleti iade ediyor, yerine ehliyeti alıyorum.

İbnelik olsun diye kadının birini apartmanın önüne kadar yarım metre gerisinden takip edip kıllandırıyorum, anahtarım olmasına rağmen kapıyı açmıyor, dalyaraklık olsun diye zili çalıyorum. Ben de herkes gibiyim artık. Cinnet geçirmez yeleğim var.

dedicated to all you
all human beings

11 Nisan 2009 Cumartesi

İçiniz & İçiriniz



Pınar Akdeniz Karışık Meyve Nektarı

&

Karamelli Ice White Mocha

10 Nisan 2009 Cuma

Olacağı buydu


İşte sonunda biri yatırdı yoldu kaşlarını...